7 Şubat 2013 Perşembe

Bozkır Ortasında Vaha: Köy Enstitüleri


 


“Alnımızda bilgilerden bir çelenk,
Nura doğru can atan Türk genciyiz.
Yeryüzünde yoktur olmaz Türk’e denk,
Korku bilmez soyumuz.

Candan açtık cehle karşı bir savaş,
Ey bu yolda ant içen genç arkadaş,
Öğren öğret hakkı halka gürle çoş,
Durma durma koş.

Şanlı yurdum, her bucağın şanla dolsun,
Yurdum seni yüceltmeye antlar olsun “

Bu marş ile ilk karşılaştığım zamanlar Anadolu Öğretmen Lisesi’nde birinci sınıf öğrencisiydim. Müdür beyin komutu üzerine üst sınıflar hep bir ağızdan bu marşı söylemeye başladılar biz ise yarım yamalak eşlik etmeye çalıştık. O atmosferin ben de yarattı etkiyi hala hatırlarım. Sonraki haftalarda gördüm ki meğer, bu marş çarşamba günlerimizin ritüelleri arasındaymış.
O birinci sınıftaki çarşamba sırasının üzerinden yıllar geçmişti. Can Dündar’ın ‘Köy Enstitüleri’ belgesini izliyordum. Birden fonda bir marş yükseldi. Kulak verdim. Sözleri şu şekildeydi:

“Sürer eker biçeriz, güvenip ötesine,
Milletin her kazancı milletin kesesine
Toplandık baş çiftçinin, Atatürk’ün sesine
Toprakla savaş için, ziraat cephesine.

Biz ulusal varlığın temeliyiz, köküyüz,
Biz yurdun öz sahibi, efendisi köylüyüz.”

Meğer ‘Ziraat Marşı’ diyorlarmış adına. Tıpkı o birinci sınıfta içinde bulunduğum atmosferi anımsattı bana. Köy Enstitüleri’nde vakti zamanında tarım derslerinden önce bu marş söylenirmiş hep bir ağızdan. Tıpkı bizim de lise yıllarımızda yaptığımız gibi. Aslında bu iki marş Köy Enstitüleri metamorfozunun bir nevi özetini sermekte gözler önüne.
Peki, neydi bu Köy Enstitüleri? Hakkında ne biliyorduk ya da neler bilmeliydik? İşte ben bu yazımda bir Anadolu Öğretmen Lisesi mezunu yani Köy Enstitüleri’nin torunu sayılabilecek bir eğitim kurumunun mezunu olarak elimden geldiğince bu konuyu işlemek istedim. Şimdiden sürçü lisan edersem affola. Noksanlıklarımı içimdeki o heyecanlı eğitimciye verin. Mazur görün.

Köy Enstitüleri Nasıl Oluştu?

Sene 1935. Kurtuluşun üzerinden yıllar geçmesine rağmen halk yoksulluktan ve cehaletten kurtulamamıştı. Ne harf devrimi ne de okuma yazma seferberliği tatmin edici sonucu sağlamaya yetmemişti. 16 milyonluk ülke nüfusunun sadece 2,5 milyonu okuma yazma biliyordu. Yani 7 kişiden sadece biri. Nüfusun %80 inin köylerde yaşadığı göz önüne alındığı zaman neredeyse 40 bin köye devrimlerin kırıntıları bile ulaşmamıştı. Bu durum eğitimi köklü değişimin en önemli silahlarından biri olarak gören Mustafa Kemal’i oldukça huzursuz ediyordu. CHP’nin 4. kongresinde konu masaya yatırıldı. Dönemin Milli Eğitim Bakanı Saffet Arıkan ile fikirlerini paylaşıyor, çıkar yollar arıyordu. Bu süre zarfında yurt dışı merkezli birçok eğitim kurumu ve uzman ile iletişime geçildi. John Dewey gibi bir ismin de arasında bulunduğu pek çok uzman ülkeye getirildi, araştırmalar yapmaları sağlanıp sonuçların üzerine gidildi. Tüm çalışmalar hep bir ağızdan eğitim seferberliğinin gelişim yönünden çok geri olan ve ülkenin çok büyük kısmını oluşturan köylerden başlanması gerektiğini söylüyordu. Mustafa Kemal de öyle yaptı. Kafasındaki çözüm yolları ışığında kemik kadroyu oluşturmaya başladı.
İlk hamle İsmail Hakkı Tonguç oldu. Kendisi o dönemde Gazi Eğitim Enstitüsü’nde el işi öğretmenliği yapmaktaydı. Ama bu statüsünden ziyade onun en dikkat çeken yönü özellikle köyde eğitim konusunda birçok araştırmaya ve çeviriye imza atmış olmasıydı. Kim bilir belki de bu yüzden Tonguç, o günden sonra İlköğretim Genel Müdür Vekili olarak boy göstermeye başladı.
Mustafa Kemal bu yeni projesi için ilk çareyi kendi ana ocağını, yani askerlerini devreye sokarak aradı. Askerliğini çavuş olarak yapmış, diğerlerine nazaran daha iyi okuma yazma bilen gençleri kendi köylerinde birer eğitmen olarak görevlendirmeyi düşünüyordu. Bu amaçla orduda çavuş ve onbaşı olarak görev yapmış 85 genç, Eskişehir Çifteler’de eğitime alındı, 6 ay kurs gördü.
Bu 6 aylık kurstan sonra eğitmenler yanlarında yardımcı kitapları ile köylerine dönüp çocuklara okuma yazmayı, temel bilgileri öğretmeye başladılar. Sadece çocuklara öğretmenlik yapmakla kalmayıp köylüler için de gece kursları açtılar. Yetmedi kendilerine verilen toprakları işleyerek geçimlerini sağladılar hem de köylüye örnek oldular.
Gel gelelim ilk senenin sonunda bir avuç çavuş ile bu işin istenilen yere gelmeyeceği anlaşıldı. Daha fazla sayıda ve daha donanımlı bir öğretmen kadrosu lazımdı. Bu amaçla köylere öğretmen yetiştirmek için özel bir kurum açılması kararlaştırıldı. Bu kararın ilk küreği de Çifteler’de atıldı. Artık Çifteler bu fikrin merkeziydi.
Rüyasını bu aşamaya getiren Mustafa Kemal ne yazık ki meyvesini göremeden hayatını kaybetti. Bayrağı İsmet İnönü’ye teslim etti ve İsmet İnönü cumhurbaşkanı seçildi. Haliyle seyir değişti, kabineyi Celal Bayar kurdu ve Milli Eğitim Bakanlığı’na Hasan Ali Yüce getirildi.
İkinci hamle Hasan Ali Yücel oldu. Kendisi hayatını eğitime adamış bir felsefe öğretmeniydi. Dünya Klasikleri’nin çevrilmesi için bir tercüme bürosu kurdu ve 500 den fazla eserin Türkçe’ye kazandırılmasını sağladı, üniversiteler kanunu çıkardı. Bakanlığı süresince devrim niteliğinde birçok iş yaptı. Ama onu zirveye taşıyan asıl iş Köy Enstitüleri Projesi oldu.
Yücel zaman kaybetmeden işe koyuldu. Kendisinden önce yapılan işleri iyi bir ön hazırlık olarak nitelendirdi ve değerlendirdi. Bir tasarı hazırlattı ve bu cephede kendisine en güçlü silah arkadaşı olabileceğini düşündüğü İsmail Hakkı Tonguç’u yanına aldı. Artık Tonguç vekil değil İlköğretim Genel Müdürü idi.
Tonguç’un köyde eğitim ve el işi üzerine araştırmalar yaptığını belirtmiştim. İşte Yücel de bu yönü yüzünden Tonguç’u sahaya sürdü ve araştırmaları sonucu Türkiye için ideal çözüm yolu olan ‘iş içinde eğitim’ için bir keşif gezisine gönderdi. Gezi sonunda ülke 21 bölgeye ayrılmış, şehirden uzak ama enstitü için uygun olan yerler belirlenmişti. Ve 1940 baharında tasarı olan bu fikir artık bir yasa olarak meclise geldi. Yasanın kabulünden sonra önceden kurulmuş olan 4 öğretmen okulu enstitüye dönüştürüldü ve bu okullara 17 okulun daha eklenmesi kararlaştırıldı. Geçen sürede sıra Hasanoğlan’a gelmişti. Sayısı 21’i bulacak bu kurumların en önemlisi olacaktı Hasanoğlan. Başkente yakın olduğu için hem siyasiler hem de yurt dışından gelecek misafirler için bir nevi model okul görevi görecekti. Bu yüzden temel atma törenine daha önce kurulan 14 Köy Enstitüsü’nden öğrenci grupları geldi ve bir temmuz günü Hasanoğlan’ın temeline ilk harç kondu. Bu ilk harçla başlayan süreç öğrencilerin yaz-kış çalışmaları sonucu 6 ay gibi bir sürede 20 binaya ulaştı. Ve artık o bozkırda koca bir yerleşke vardı.

Bir Eğitim Kurumu Olarak Köy Enstitüleri

Enstitüde günün ilk ışıkları zeybek havası ile karşılanıyordu. Bu bir nevi sabah sporuydu öğrenciler için. Sabah erkenden avluda toplanılır, sabah sporu niyetine halk oyunları oynanır, türküler söylenirdi. Daha sonra görevli öğrencilerin hazırladığı kahvaltılara geçilirdi.
         Sabah yedi buçuktan sonra serbest okuma saati başlardı. Enstitüler bu konuda çok şanslıydı. Her okulun kendine ait büyük kütüphanesi vardı ve Hasan Ali Yücel’in çevirisini yaptığı klasiklerin hepsi burada bulunuyordu. Aynı zamanda her öğrenci için bir yıl içinde 25 tane klasik okumak zorunluydu zaten. Bu serbest okuma saatinde isteğe göre müzik öğretmenleri tarafından mandolin, keman, akordeon ve bağlama dersleri de veriliyordu. Hatta bağlama derslerini kimi zaman farklı enstitüleri de gezen Âşık Veysel veriyordu.
         Serbest okuma saatinin ardından artık eğitim kısmı başlıyordu. Yalnız eğitim belli kısımlara ayrılmıştı. %50 si normal orta öğretim derslerinden oluşuyordu. Kalan %50 de, yarı yarıya teknik ve tarım derslerine ayrılmıştı. Zaten enstitüleri diğer eğitim kurumlarından ayıran en önemli nokta da burası değil miydi?
         Özellikle tarım dersleri pedagogların yıllarca tartıştığı iş içinde eğitimin en güzel örneklerinden biriydi. Tarım saati geldiğinde öğrenciler kazmaları kürekleri sırtlayıp hep bir ağızdan Ziraat Marşı’nı söyleyerek tarlaların yollarını tutuyorlardı. Modern zirai teknikleri öğreniyorlar, tarlaları işliyorlar ve ardından işledikleri tarlaların ürünlerini yine kendileri tüketiyorlardı. Bu ders işlenişi ve alınan dönütlere bakıldığında, öğrenci açısından yaşayarak öğrenmenin en kuvvetli kanıtını ortaya koyuyordu.
         Söz konusu 'teknik dersler' olduğunda ise kızlar ve öğrenciler yeteneklerine göre farklı kollara ayrılıyorlardı. Erkekler; yapıcılık, demircilik ya da marangozluk; kızlar ise yemek, biçki-dikiş ya da el işi gibi iş kollarından birini seçiyor ve o yönde eğitim görüyordu. Müfredat okulun bulunduğu bölgeye göre balıkçılık, arıcılık eğitimi gibi alternatifler de sunabiliyordu. Teknik derslerin en büyük artısı ise bugüne sadece tarla ya da hayvan işleriyle etkileşime girmiş köylü çocukları zanaatkâr yapmasıydı.
Sene 1942. Köy Enstitüleri ilk mezunlarını vermişti. 1943’te Hasanoğlan’da Yüksek Köy Enstitüsü açılmıştı. Mezun olan öğrencilerin en iyileri bir sınav ile buraya yerleştirildi. Böylece tüm ülke için yetiştirilen köy öğretmenlerini yetiştirecek öğretmenler burada eğitim görecekti. Yine sadece köylü çocuklarının gideceği bu yüksek okul aslında bir nevi ilk ‘köy üniversitesi’ idi. Her öğrenci burada bir dalda uzmanlaşmak ve tez hazırlamak zorunda idi.
Bilgiyi öğrencinin hayatına bu kadar etkili yerleştiren bir eğitim kurumundan akademik başarısızlık beklenemezdi ve olmadı da. Tüm bu eğitim sürecinin sonunda öğretmenliğe en uygun öğrenciler seçildi, kalanların kazandırılan zanaat kollarında ilerlemeleri sağlandı ya da sağlık birimlerinde eğitilerek köylere geri gönderildi. Sonuç olarak giren öğrencilerin hepsi en iyi yapabilecekleri işlerde eğitilerek mezun edildiği için %100 başarı sağlanmış oldu.
Mehmet Başaran, Fakir Baykurt, Ali Dündar ve Talip Apaydın bu başarının en güzel örneklerindendir.


Madalyonun Arka Yüzü
      
Bu yazım için araştırma kısmını hallettiğim zaman çevremdeki insanlarla bu konu hakkında etmek istedim. Hepsini, tüm yorumları sadece dinleyip bu yaptıkları yorumlarda nelerin etkili olduğunu anlamaya çalıştım. Bir nevi canlı ses kayıt cihazı görevi gördüm denebilir. Ama en üzüldüğüm nokta, bugün bile tartışılan konulardan biri olan Köy Enstitüleri hakkında birçoğumuzun aslında sadece yüzeysel şeyleri biliyor olduğunu görmemdi. Bu işin tarihçe kısmına biraz fazla yer vermem bu yüzdendir.
Yaptığım konuşmalarda bazı farklı düşüncelerle karşılaştım ama tahmin edersiniz ki azınlıkta kaldılar. Bu yüzden sohbetler aracılığı ile Köy Enstitüleri hakkında vardığım en genel görüş; adımını Mustafa Kemal’in attığı daha sonra bayrağı İnönü’nün aldığı ama DP’nin oyunlarıyla son verdiği muhteşem proje olarak tıkandı kaldı. Bu özet bana çok sığ geldiği için biraz derine inmek istedim.
Öncelikle bir eğitim kurumu olarak Köy Enstitüleri hem teoride hem de uygulamada bu ülke üzerinde kurulmuş rakipsiz bir kurumdur. Bir eğitimci olarak mezun olduğum eğitim fakültesinin bu tarz bir eğitim politikasına sahip olmasını gerçekten isterdim. Ama.. İşte bu ama kısmıdır madalyonun arka yüzü.
Yazının başlarında da söylediğim gibi Mustafa Kemal köklü değişimlerin kalıcılığını eğitim ile saylayabileceğinin oldukça farkında olan bir önderdi. Devrimlerinin nüfusun %80 ini kapsayan köylere girememiş olması büyük bir engeldi onun için. Şehirde eğitim gören öğretmenlerin köylere gitmek istememesi ya da gittikleri yerlerde kalıcı olamaması onu ‘pratik usullere’ itmişti. Köyden alınan çocukların eğitilerek köye gönderilmesi de bir nevi kendi yağında kavrulma durumunun en işlevsel haliydi. Çocuklar alındı, eğitildi ve öğretmen edildi. Yalnız bu süre zarfında bazı çıplak gerçekleri de kabul etmek gerekiyordu. Zaten cahil ve yoksul olan köylü çocuğu, herhangi bir şekilde okuldan uzaklaştırılırsa öğrenim gördüğü süre boyunca ona yapılan masrafları 'ödemekle' yükümlüydü. İyi bir öğrenci olup mezun olduysa 'yirmi yıl' boyunca Milli Eğitim Bakanlığı tarafından atandığı yerlerde çalışmak 'zorundaydı'. Esasında otuz yıl öngörülmüştü ama sonunda yirmi yıl ile yetinildi. Öğretmenlerin zorunlu hizmetlerini tamamlamadan görevlerinden ayrılmaları mümkün dahi değildi, aksi takdirde yine öğrenim hayatları boyunca kendileri için yapılan masrafları ödemek zorundaydılar. Hem de iki katı olarak. Öğretmenliğe başladıkları zaman onca yıl aldıkları eğitimin yanında, ellerine kuracakları cümleye kadar hazırlanmış rehber kitaplar verilecekti. Onlarca eğitim bilimcinin savunduğu 'özgün eğitim yöntemleri' ile eğitilen öğretmenlerin ne öğretecekleri zaten belliydi, ellerine ciltlenmiş sayfalar halinde verilmişti. Bunun yanında enstitü mezunu öğretmenlere ayda yirmi lira maaş ödenecekti. Altıncı yılın sonunda otuz, on beşinci yılın sonunda da kırk lira alacaklardı. Ayrıca atandıkları yerlerde kendilerine tarımsal üretim için gerekli arazi ve tarımsal aletler de devletçe karşılanacaktı. Bir nevi küçük toprak sahipleri olacakları gibi tek tip insan yetiştirmek için kurulan robotlar haline de geleceklerdi.
Hatırlayın daha ortada somut hazırlıklar olmadan proje kabul edildiği için tüm Köy Enstitüleri temelden çatıya öğrencilerin alın terleri ile inşa edilmişti. Aynı uygulama ,köylere okul yapma konusunda köylü halka da uygulandı. Yasaya göre okulların kurulacağı yerler üç yıl önceden belirlenecek, köylünün maddi desteği ile okullar ve öğretmen evleri yapılacaktı. Okulların tamir ve bakımı da yine köylülerce karşılanacaktı. Bir nevi en ucuz iş gücü ile en iyi verim. Peki, bu şekilde mi uygulandı? Hayır. Tanınan süre kısa tutuldu, köylü elimizde imkân kalmadı dediği zaman cezaya başvuruldu. Hatta bazen durum mecliste bazı isimler tarafından eleştiriye yer açacak kadar abartıldı.
Meclisteki eleştiriler demişken.. Aslında bu fikir ortaya atıldığı zaman meclisteki herkesi o kadar da çok heyecanlandırmadı. Özellikle öğretmen yapılacak öğrencilerin sadece köylerden alınması ileride yol açabileceği sakıncalar açısından tedirginlik uyandırıyordu. Pek haksız sayılmazlardı. Sadece köylü çocukların tercih edilmesi ile şehir ve kasaba çocuklarının köylerle teması kesiliyordu. Kırk, elli yıl sonraki yaşam düşünüldüğünde kendi terbiyesinde pişmiş iki baskın kısım görünüyordu ülke üzerinde. Şehirli kısım ve köylü kısım. Zaten kaynaştırmak yerine kendi sınırları içine sıkıştırdığımız bu iki kesimin en küçük bir dış müdahale ile uçlara çekilmesinin çok zor olmaması beklenirdi. Tabi bunun yanı sıra az önce bahsettiğim köylüyü zorunlu imeceye iten kararlar da meclisteki bazı isimlerde köylünün durumu sahiplenmek istemeyeceği yönünde tedirginlik uyandırıyordu.
Üzülerek söylüyorum ki bu eğitim kurumuna temelde gölge düşüren en büyük etken ideolojik kaygılar oldu. Kurtuluştan sonra yıllarca sürmesi beklenen devrimler aylar gibi çok küçük rakamlarla ifade edilebilecek süre zarflarında halka ciddi bir şekilde empoze edildi. Her konuda tepeden inme bir yöntem denendi. Cumhuriyette de, demokraside de, devrimlerde de, eğitimde de... Tepeden inme uygulanan her yöntem baskıları beraberinde getirdiği için halk tarafından özümsenemedi ve mutlaka çatlak seslere gebe kaldı.
Köy Enstitülerinin kapatılmasında ihale, Milli Şeflik döneminin sarsıntıya girmesiyle boy gösteren diğerlerine kaldı. Oysaki satır aralarına iyi bakıldığı zaman bu projenin en büyük muhalefeti, daha tasarı zamanında CHP’nin kendi içinden çıkmaktaydı. Tasarı mecliste oylandığı ve oy birliği ile kabul edildiği zaman oturuma katılmayan 148 milletvekili vardı. Bu rakam vakti geldiğinde CHP’nin eleştiriyi en çok kendi içinden alacağının en büyük kanıtıydı ve öyle de oldu. Gelişen olaylar sonucu öyle sanıldığı gibi sadece sağ kanat tarafından eleştirilmiyordu Köy Enstitüleri. Aslında en kuvvetli eleştirileri sol kanatın kendisi yapıyordu. Bu muhalefet İnönü’yü tedirgin ediyordu. Çünkü unutmamak gerekir ki, her ne kadar Köy Enstitüleri ona ‘babamız’ diye hitap etse de, o bir politikacıydı. Yine tepeden indirmeye çalışılan demokrasi onu zora sokmaya başlamıştı. Tabi bu tedirginliğinin tek sebebi gördüğü muhalefet değildi. O süre zarfında Hasanoğlan’a yaptığı bir ziyaret sırasında öğrencilerin uyanışına bizzat şahit olmuştu. Bu yüzden o gün orada Hasan Ali Yücel’e “Yücel, bu çocuklar köylerde işe başlayınca bizi tutacaklar mı?” diye sorma ihtiyacı hissetmişti. Evet, o bir ömür boyu enstitüleri koruma sözü vermişti ama bu söz ona, kendisine hemen önündeki seçimi de kaybettirecekti. Bu sancılı dönemin sonunda karar verme zamanı gelmişti. Düşündü, taşındı ve karar verdi. Köy Enstitülerinden vazgeçti. Dedim ya o bir politikacıydı.
Sene 1947. CHP, Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü’nü kapattı. Ancak 1950 seçimlerini de kaybetti. İktidara gelen Demokrat Parti 1953 yılında bütün Köy Enstitüleri’ni kapattı. Köy Enstitüleri’nin 13 yıllık maratonu böylece sona erdi.
Benim bu hikâyede içimi en yakan yeri yine zamanında bu hikâyenin küçük kahramanlarından biri olan Talip Apaydın -ki kendisi Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü öğrencisiydi.- çok iyi ifade etmiştir: 
“ Ziraat Marşı’nı bin kişi hep bir ağızdan söylerdik, inanırdık. Milletin efendisi olacaktı köylü. Ne kadar aldanmışız. Ah.. Ah.. Ne kadar aldanmışız.”

Koza Dergisi\Eğitim

7 Aralık 2012 Cuma

Dersimiz Eğitim


  Daha küçük bir 4. sınıf öğrencisiydim “eğitim” kavramı üzerine düşünmeye başladığım zamanlar. Her on yaşındaki çocuk kadar benimde bazı haşarılıklarım vardı sınıfta. Mıntıka temizliği yaptığımız bir teneffüs sonunda arkadaşımın yüzüne fırlattığım bir çöp parçası yüzünden öğretmenimizin tüm sınıfa öğütler verdiği bir konuşmanın içinde buldum kendimi. Öğretmenim arkadaşlarımın yanında küçük düşmemem için adımı vermiyordu ama dolaylı yoldan uyarıyordu beni cümle sonlarında göz göze gelmeyi ihmal etmeyerek. Derken şöyle bir cümle ile bitirdi konuşmasını ; “ Hepiniz oldukça başarılısınız, ben size çok şey öğretmişim ama görüyorum ki aynı oranda eğitememişim.”. Tabi ki bu cümlenin noktasını da gözlerimin içine bakarak koydu. Ben çok utanmıştım. Dakikalarca yapılan konuşmanın sadece son cümlesi çınlıyordu kulağımda; “Ben size çok şey öğretmişim ama görüyorum ki aynı oranda eğitememişim.”. Öğretmenimin sinirden yanlış bir cümle kurduğunu düşünmüştüm. Zaten öğrendiğimiz bilgiler eğitim demek değil miydi? Ben testlerde de yazılılarda da sınıfta hep en yüksek notları alan öğrencilerden biri değil miydim? O zaman neden bana eğitim konusunda eksik olduğumu söylüyordu? Beni artık tembel mi buluyordu yoksa önceki kadar sevmiyor muydu? Bu kendime sorduğum soruların cevabını bulmak için midir ya da o gün duyduğum utanç, üzüntü yüzünden ve öğretmenimin gözünde eski yerimi geri kazanma isteğimden midir bilmem ama o olaydan sonra bu cümleyi çok düşündüm, buna uygun davranmaya çalıştım.
         Yıllar sonra fark ettim ki öğretmenimin benim için “veremediğim“ dediği eğitimi aslında ben o gün almıştım. Şöyle ki; günümüzde kabul gören en genel eğitim tanımı; “Bireyde kendi yaşantıları yoluyla davranış değişikliği meydana getirme süreci.” değil miydi? Evet. İşte benim de o gün arkadaşıma karşı yaptığım o yanlış hareket, o hareket yüzünden öğretmenimin söylediği sözler ve benim o sözler yüzünden duyduğum pişmanlık sonucu bir daha o hareketi tekrarlamamış olmam eğitimin;
—    Bir süreç olduğunu,
—    Bireyde davranış değişikliği meydana getirdiğini ve
—    Bu davranış değişikliğinin bireyin yaşantıları sonucu oluştuğunu haklı çıkarmaz mıydı? Yine evet.
         Şimdi bazı şeyler oturmuyor kafanızda ya da neden bu anıyı anlattığımı ve vereceklerimle ne alakası olduğunu düşünüyorsun. Eğer durum bu ise amacıma ulaşmışım demektir. Şu ana kadar sizde az da olsa kafa karışıklığına sebep olduysam ne mutlu bana. Çünkü ben bilirim ki kafanın karıştığı andır bilinenlerin sorgulandığı an. O zaman gelin şimdi de şu eğitim kavramını bir başka köşesinden sorgulayalım.
         Ne demiştik? Eğitim; bireyde kendi yaşantıları yoluyla davranış değişikliği meydana getirme süreci idi. Benim naçizane anım da aslında bu tanımı benim istediğim köşeden yakalamıştı. Şimdi şu “kendi yaşantıları yolu ile” sözünün altını çizelim ve şöyle bir geriden bakalım. Esasında burada vurgulanmak istenenin “deneyim” olduğu konusunda hem fikirizdir muhakkak. Eğitim ve deneyim kelimeleri yan yana gelince benim için akla gelen ilk isim tartışmasız olarak John Dewey olmaktadır.
         Esasında John Dewey’in Türk eğitim sisteminde yeri çok eskilere dayanır. Şöyle ki; İsmail Safa’nın (Özler) Maarif Vekâleti döneminde, John Dewey’e mektup yazılmış ve inceleme yapması için Türkiye’ye davet edilmiştir. Dewey ise, Maarif Vekâleti Vasıf Bey döneminde, bu teklife sıcak baktığını ve gelebileceğini bildirmiştir. Derken 1924 yılında ülkemize gelmiş İstanbul, Ankara ve Bursa’ya geziler düzenleyerek incelemeler yapmıştır. Bu iki aylık gezi süreci sonunda yapılan bir röportajda sorulan “ Ülkemizde eğitim konusunda yapılması gereken başka işler var mıdır?” sorusuna verdiği maddelerce cevabın ilk maddesi “ Öğrenci ile hayatın, çevrenin irtibatı sağlanmalıdır.” olmuştur. Aslında bu madde benim baştan beri anlatmaya çalıştığım şeyin özüdür. Gelin şimdi olaya bir de Dewey’in penceresinden bakalım.


         Bilindiği üzere Dewey, eğitimle ilgili görüşlerini, pragmatist felsefeyi temel alarak oluşturmuştur. Genel olarak pragmatizm yani faydacılık; doğruluğu ve gerçekliği tek yanlı olarak yalnızca eylemlerin sonuçları ve başarıları ile değerlendiren felsefe öğretisi; eylemin bilgi ve düşünceye ilkece üstünlüğü görüşüdür. Pragmatist felsefe anlayışının eğitime uygulandığı akım ise “İlerlemecilik Akımı” olarak adlandırılır. Bu akıma göre; eğitim ebedi veya ezeli doğruların aktarılması süreci değil, deneyimin sürekli yeniden inşasıdır. İşte tam burada anahtar kelime grubu verilmektedir; “ deneyimin sürekli yeniden inşası”. John Dewey bu noktada deneyimin oluşumunda etkili olan iki prensipten bahsetmektedir. Bunlar; devamlılık ve etkileşimdir. Deneyimde devamlılığın anlamı; her deneyimin daha önceki deneyimlerden bir şeyler alması ve kendinden sonra gelecek deneyimlerin niteliğini de bir şekilde değiştirmesidir. Etkileşim ise esasında deneyimi etkileyen nesnel ve içsel koşulların altını çizmektedir. Çünkü deneyim bu iki koşullar kümesinin karşılıklı etkileşimi sonucu oluşur. Buna paralel olarak devamlılık ve etkileşim prensipleri de birbirinden ayrı düşünülemez. Birbirleriyle kesişirler ve bütünleşirler. Farklı durumlar birbiri ardına gelir yani devamlılık gösterir ve bu durumlar bireyin içinde bulunduğu içsel ve dışsal koşullardan etkilenir. İşte tam da burada deneyimin yeniden inşasının ne olduğuna geri dönersek eğer şu şekilde açıklayabiliriz sanırım; her deneyim kişiyi daha sonra tecrübe edeceği daha derin ve kapsamlı nitelikteki deneyimlere hazırlamak için bir şeyler yapmış olmalıdır. Yani her deneyim devamlılık arz etmiş, içsel ve dışsal koşullardan beslenmiş ve bir sonraki adım için yeniden yapılanmıştır. Buraya kadar her şey tamam. Devamlılığın da, etkileşimin de deneyim için önemli olduğu, deneyimin ise eğitim için mühim olduğu konusunda hem fikir olduk sanırım. Peki, sizce her deneyim eğitimde istenilen ideal sonuca ulaşmak için yeterli mi? Tabii ki de hayır. Bu yüzden bu noktada eğitimsel olarak kıymetli olan ve olmayan deneyimler karşımıza çıkmaktadır. Dewey’ bu kilit noktayı da çok güzel ifade eder; “ Her deneyim bir itici güçtür. Değeri sadece nereye doğru ittiği bağlamında anlaşılabilir.” der. Şimdi sizler de şöyle diyebilirsiniz; “ Peki çocuk deneyiminin eğitimsel olarak kıymetli olduğunu ya da olmadığını nereden bilecek ki kendini yönlendirecek?”. Haklısınız. Ama meraklanmayın Dewey buna da cevap vermiştir. Eğitimci rolündeki bireyde deneyim olgunluğunun bulunmasını şart koşmuş ve bir deneyimin hangi yöne doğru gittiğini görme görevini eğitimciye yüklemiştir. Yani biz eğitimcilerden deneyim için uygun koşulu yaratmanın yanında aslında istenilen sonucu almamız için tabiri caiz ise elimizi biraz da taşın altına koymamızı istemiştir. Zaten eğitimcinin de asıl işlevi burada ortaya çıkmaktadır. Aksi takdirde, eğer eğitimci derin bakış açısını henüz olgunlaşmamış öğrencilerinin deneyim koşullarını düzenlemelerine yardımcı olmak için işe yarar bir şekilde kullanmayacaksa, kendisinin olgun olmasının hiçbir anlamı yoktur. Zaten bu deneyim prensibinin kendisine sadakatsizlik göstermek demektir. Bu şekilde baştan beri anlattığımız devamlılık ilkesine yani kendisinin geçmiş deneyimlerinden almış olması gereken anlayışa ihanet eder. Aynı zamanda deneyim olgunluğunu yeri geldiği zaman öğrencilerden esirgemek ile onlara haksızlık eder.
         Gelelim ben bu kadar şeyi niye anlattım size? Yazının başında da söylediğim gibi daha on yaşındaydım “eğitim” kavramı üzerine düşünmeye başladığımda. Evet, belki de kimilerine abartılı gelmişti başta verdiğim bu yaş aralığı. Zaten ben de şu an aldığım öğretmenlik eğitiminin çekirdeğini oluşturan öğrenci odaklı eğitim sisteminin temellerini atmış John Dewey’in yaklaşımını inceleyene kadar geldiğim noktanın yıllar önce yaşadığım bu minik deneyimimin ürünü olduğunu bilmiyordum. Bence öğretmenim de o gün arkadaşının yüzüne çöp atan öğrencisinin bugün alacağı unvanının anlamını bu denli benimsemiş bir eğitimci adayı olacağını bilmiyordu, bilemezdi. Kim bilir bilse ne kadar mutlu olurdu?
         İstedim ki bu yazı bunca zaman ürettiklerimin ve üreteceklerimin esin kaynağı olan biricik öğretmenime belki de ödemekte biraz geç kaldığım vefa borcumun bir nişanesi olsun. Sizin için ise isterim ki; bunca zaman defalarca kullandığınız ama yüksek ihtimal bir kere bile oturup sorgulamadığınız şu “eğitim” ve “deneyim” kelimelerinin üzerine düşünmeniz için bir vesile olsun.

Koza Dergisi\Eğitim