25 Kasım 2014 Salı

Mezardan Bir Sada: Beşir Fuad




            “Muharririn-i Osmaniye’den Beşir Fuad Bey, evvelki gece, Bab-ı Ali civarında Nallı Mescid mahallesinde vaki hanesinde facialı bir surette intihar etmiştir.”
                         (Tarık Gazetesi, 1887)

            İşte bu ölüm ilanından tam 35 yıl önce, 1852’de İstanbul’da dünyaya gelir Beşir Fuad. Babası Hurşit Paşa, Adana'da mutasarrıflık yapmakta o ise annesi Habibe Hanım ile İstanbul’da yaşamaktadır. İlk çocukluk çağını varlıklı bir ailenin imkânları sayesinde iyi bir şekilde geçirir ve eğitimine Fatih Rüştiyesi’nde başlar. Ancak bu dönemde babasının Suriye’de görevlendirilmesi üzerine ailesi ile birlikte İstanbul’u terk eder ve yarım kalan eğitimini Cizvit Mektebi’nde tamamlar. Askeri İdadî'ye başlaması ile İstanbul’a geri döner ve buradan mezun olmasının hemen ardından da Mekteb-i Harbiye'ye girer. 1873 yılında Mekteb-i Harbiye’yi bitirince yaver olarak Abdülaziz'in sarayında görev yapmaya başlar. Yaverliği sırasında Osmanlı-Sırp savaşlarında, yaverliğinin sona ermesinden sonra da Osmanlı-Rus savaşları ile Girit İsyanı’nın bastırılmasında gönüllü olarak yer alır. Ardından beş yıl boyunca Girit’te kalır ve bu süre zarfında Almanca ve İngilizce öğrenir. 1881’de kolağası rütbesi ile İstanbul’a kesin dönüş yapar. Birkaç yıl daha askerlik sahasında çalışmayı sürdürür.
            Takvimler 1883’ü gösterdiğinde ise Beşir Fuad kalemini, kâğıdını eline alır ve belki de kendisinin bile tahmin etmediği bir yazı hayatının ilk satırlarını karalamaya başlar. Bu karalamalar, dönemin Enver-i Zekâ adlı dergisindeki çeviriler ve de aynı zamanda felsefe ve fizyolojiye ilişkin yazdığı makaleler olarak karşımıza çıkar. Yazı işlerini yoğunlaştıran Fuad, 1884 yılında iki dergi çıkarır. Bunların ilki karışık bir kadroyla kurulan ve daha dördüncü sayısında yazarlar arasındaki görüş farkları yüzünden kapanan Hâver, diğeri ise daha uyumlu bir kadro ile fen ağırlıklı olarak yayımlanan Güneş'tir. Ancak bu da on ikinci sayısında maddi sorunlar yüzünden kapatılacaktır.
            Beşir Fuad’ın Güneş ile adını duyurmaya başladığı günlerde Ahmet Mithat da Tercüman-ı Hakikat’te yazmaktadır. Her zaman genç kalemleri destekleme taraftarı bir yazar olduğu için makaleleri yakından takip eder. İncelediği makalelerde diline, bilgisine ve değindiği konulara hayran kaldığı yazıların altında hep aynı imzayı görmektedir; Beşir Fuad. Bu gencin başarısını görmezden gelemez ve elinden geldiğince kendi yazıları vesilesiyle de destek olmaya çalışır. Daha da yakından takip etmeye başlar ve onunla tanışma arzusunu bildirir çevresindekilere.
            Ahmet Mithat’ın bu arzusu Tercüman-ı Hakikat’ın çalışma odasında oturduğu bir günde gerçekleşir. Yazdıklarından ötürü bir tıp öğrencisi, isminden ötürü de bir Arap delikanlısı olduğunu düşündüğü Beşir Fuad, gayet yakışıklı bir asker olarak belirir kapısında.  Küçük bir tanışma faslından sonra koyu bir sohbete girişir ikili. Edebiyat, bilim, siyaset ve dünya görüşleri etrafında şekillenen bu ilk sohbet Ahmet Mithat ile Beşir Fuad’ın dostluklarının temellerinin atıldığı gün olur aynı zamanda.
            Birbirini takip eden günlerde yazı işlerini daha da yoğunlaştıran Beşir Fuad askerliği bırakma isteğini açar Ahmet Mithat’a. Dostunun iyi bir asker olduğunu ve devletin böyle bir askere her daim ihtiyacı olduğunu düşünmesine rağmen Mithat onu desteklemez ancak Fuad’ın fikrini de değiştiremez. Böylece 1884 yılında istifasını teslim eder Beşir Fuad. Hemen ardından Ceride-i Havadis gazetesinin başyazarı olur. Ancak gazete bir buçuk ay sonra bir ihbar yüzünden kapatılır. Bunun üzerine Beşir Fuad da dönemin önde gelen gazetelerinden olan Tercüman-ı Hakikat ve Saadet'te yazmayı sürdürür.
            Bu geçen süre zarfında Fuad’ın heybesinde biriktirdikleri artık ortaya çıkmaya başlar. Hem Girit günleri hem de çeviri eserleri sayesinde fazlaca alakadar olduğu batı edebiyatı onu daha da kendine çeker. Bu çekim Fuad’ın, dönemin sanat ve fikir akımları ile etkileşim içine girmesine sebep olur. Pozitif bilimlere önem veriyor olması aynı zamanda da döneminin yazar ve şairlerini fazla hayalperest bulması onu materyalizme yaklaştıran en önemli iki neden olur. Bu konuda dostu Mithat ile ciddi anlamda görüş ayrılıkları yaşarlar. Ancak Fuad fikirlerinde ısrarcıdır. Çünkü onun asıl meselesi; hayal ve mübalağadan başka bir şey olmadığını düşündüğü divan şiiri ve bu tarzda şiir yazmaya çalışan şairlerledir. Bu uğurda 1885 yılında yazdığı Victor Hugo adlı eseri Türk edebiyatının ilk eleştirel biyografisi olarak anılır. Hemen ardından 1886 yılında kaleme aldığı Voltaire adlı biyografi de tartışmaların büyümesine ve böylece Muallim Naci ve Fazlı Necip ile hararetli mektuplaşmaların başlamasına neden olur. Bu mektuplaşmalar daha sonra İntikad (Muallim Naci ile olan mektuplaşmaları) ve Mektûbât (Fazlı Necip ile olan mektuplaşmaları) adlı eserlerde toparlanarak yayınlanacaktır.

“          Mezardan bir sada!
            Ey Hâkim!
            Ber-hayat iken pek çok lütuf ve iltifatınızı görmüştüm; hissiyat-ı minnettaranemi son nefesime kadar muhafaza eylediğimi isbat etmek için kalemimden çıkan son satırları size hitaben yazıyorum.
            Şu mektubu aldığınız vakit, elbette intihar ettiğimi de haber almış olacaksınız. (…) İntihar niyeti bende iki seneyi mütecaviz oluyor ki, mevcuttur. (…) “

            Beşir Fuad bu satırlar ile başlar, intiharından önce Ahmet Mithat’a hitaben yazdığı mektuba. Ardından çıkabilecek yalan yanlış haberleri engellemek adına, işin aslını dostu için kaleme alır. Mektubun sonuna ‘Sebeb-i İntiharım’ diye bir ek iliştirmeyi de ihmal etmez. Çünkü bu intihar onun için bir buhranın neticesi değil benimsediği fikirleriyle hayatının son verme törenidir.
            İntiharının nedenlerini anlatmaya şu cümleyle başlar Beşir Fuad: “Validem tecennüm etmişti.”(Arapça kökenli bir sözcük olan tecennüm, delirme anlamına gelir.) Bu durum onu ilk anda pek sarsmaz, annesini tedavi ettirmek için elinden geleni yapar. Ancak annesinin intihara ve şiddete meyilli tavırları evde kalmasına engeldir. Aynı zamanda annesinin ölümü halinde Fuad’a yüklü bir servet kalacaktır. Bu durum çevresi tarafından da bilinir. Servete sahip olmak için annesinin ölümüne izin verdiği gibi bir şüpheye yer vermemek için onu Darü’ş-Şifa’ya yatırır. Vermek zorunda kaldığı bu karar ve bununla birlikte annesine ait davalarla uğraşmak da Beşir Fuad’ın ruh sağlığını tamamıyla bozar. Doktoru yardımına koşar. Ona hayli ilginç tedavi yöntemleri sunar. Beşir Fuad’a beynine sülük yapıştırmasını ve kendini eğlence hayatına vererek kötü düşünceyi aklından defetmeye çalışmasını tavsiye eder. Fuad da bir taraftan sülükleri beynine yapıştırır, diğer taraftan da sefahate başlar. İstanbul’un gece hayatına da tedavi amaçlı bir giriş yapar. Derken bu sefahat hayatında karşısına çıkan çaresiz bir kadını ona yardım etmek maksadıyla kendisine metres olarak tutar ve on sekiz aylık bir beraberlikten sonra ilişkisini bitirir. Bu ayrılığın ardından bir başka aşk daha yaşar Beşir Fuad. Bu kez beklenmedik şekilde baba olacağı haberini alır ve bir süre sonra da kızı dünyaya gelir. Fakat Fuad evlidir, iki de oğlu vardır. Artık iki ev arasında gidip gelen bir hayat başlar Fuad için. Ancak durum öyle bir hal alır ki ne karısını ne de metresini memnun edebilmektedir. Bu içinden çıkılmaz durum neticesinde melankoliye saplanmak yerine kendince daha akılcı bir çözüm bulur Fuad; intihar edecektir. Oturur hesap yapar. Ve bu hesaplama sürecini de şöyle dile getirir ‘Sebeb-i İntiharım’ın son satırlarında:

            “Binaenaleyh daha bir senelik yaşayabildiğim müddetçe böyle yaşarım ve mümkün olmadığı anda intihar eldedir dedim. Ve böyle bir neticenin muhakkak olması, beni asla eğlencemden menetmedi. Âdeta bu fikri, yaz gelirse Kâğıthane’ye gideceğim gibi telakki ettim.
            Servetimin hepsini telef ettim. Bin beş yüz lira kıymetinde akar olarak malım var. Bunu dörde taksim ettim. Birini zevceme, ikisini iki oğluma ve dördüncüsünü metresimden olan kızıma terk ettim. Bu parayı ben bir, nihayet iki senede bitirebilirdim. Sonra çocuklarım açıkta kalacaktı. (…) Bundan başka iki tarafın da ağlaması beni bizar etti. İntihar vasıtasıyla kendimi bu halden kurtardım. İşte telef-i nefs  etmekliğim bundan neş’et etti.”

            Artık Fuad, planladığı sürenin finaline gelmiştir. O güne de bir önceki günün aynısı olarak başlar. Tercümanı Hakikat’te geçirir gününün tamamını. İlerleyen günlerde yayınlanacak olan yazılarını tamamlar, sonra Ahmet Mithat için hazırladığı mektubunu ona bir gün sonra ulaştırması için arabacısına teslim eder. Ardından evine gider ve odasına çekilir. Birkaç gün evvel tedarik ettiği kokaini, kalemini ve kâğıdını masasının üzerine yerleştirir. Son iş olarak da intiharından sonra gelecek görevli için bir mektup kaleme alır.

            “Canib-i zabıtadan gelecek tahkik memuruna!
            Size anlatmaya mecbur olmadığım bazı esbabdan dolayı, terk-i hayata mecburiyet gördüm. Kendi kendimi öldürdüm. Benim yazım ve imzam, âlem-i matbuatta bulunan muharirlerce malumdur. Binaenaleyh beyhude işgüzarlık edeceğim diye, zaten matem içinde bulunan familyam azası hakkında, bilüzum tahkikata girişip de onları iz’ac etmeyiniz. Şu itirafnamem intiharın vukuunu müsbittir. Sizin vazifeniz bu kağıdı alıp bir jurnalle makamına takdim etmekten ibarettir.
            Vücudumu teşrih olunmak üzere Mekteb-i Tıbbiye’ye teberruan bahşettim. Cenaze oraya nakil olunmalıdır.”
           
            Evet, artık hazırdır Beşir Fuad. Tıpkı Ahmet Mithat’a yazdığı mektuptaki bu satırlar gibi tatbik eder intiharını.

            “ İntiharımı da fenne tatbik edeceğim; şiyarladan birinin geçtiği mahalde cildin altına ‘klorit kokain’ şırınga edip buranın hissini ibtal ettikten sonra orasını yarıp şiryanı keserek seyelan-ı dem tevlidiyle terk-i hayat edeceğim.
            Kan akmakta iken her zaman şiryanı sıkıca tutarak vesair tedbire müracaat ederek muhafaza-i hayat mümkün olduğu halde azmimden nükûl etmeyeceğim!”

            . O kadar soğukkanlıdır ki bu esnada odasının kapısına gelen baldızını yazı yazdığı bahanesi ile gerisin geriye gönderir. Ve ardında da kalemi son kez gider kâğıdına.

            “Ameliyatımı icra ettim, hiçbir ağrı duymadım. Kan aktıkça biraz sızlıyor. Kanım akarken baldızım aşağıya indi. Yazı yazıyorum kapıyı kapadım diyerek geriye savdım. Bereket versin içeri girmedi. Bundan tatlı ölüm tasavvur edemiyorum. Kan aksın diye hiddetle kolumu kaldırdım. Baygınlık gelmeye başladı…”

            Aslında tüm bunlara bakıldığı zaman Beşir Fuad'ın intiharında, sanıldığı gibi materyalist düşüncenin doğurduğu kaçınılmaz bir son ya da bir tür sürüklenme değil de, tam tersine kendi dünya görüşünden kaynaklanan bir seçme özgürlüğü yani yaşamı ya da ölümü seçme özgürlüğü söz konusudur.
*          *          *

Yararlanılan Kaynaklar:
Ahmet Mithat Efendi, Beşir Fuad (Oğlak Yayınları, 1996)
Beşir Fuad, Şiir ve Hakikat (YKY Yayınları, 1999)

Orhan Okay, Beşir Fuad: İlk Türk Pozitivist ve Natüralisti (Dergâh Yayınları, 2008)

13 Ekim 2014 Pazartesi

Edebiyata Karışan Suç : Polisiye

            Sene 1841. Belki de soğuk bir kış günüydü. Elindeki kalemi masasına bırakıp, iskemlesine yaslandı Edgar Allan Poe. Önüne dağılmış bir tomar yaprağı toparladı. Bu tomarın en üstüne denk gelen sayfaya ise okunaklı bir şekilde şunu yazdı; Morgue Sokağı Cinayeti. Kim bilir, belki de böyle yaratıldı yıllarca sürecek, rağbet görecek hatta tartışılacak bir türün ilk örneği.

            Bilindiği üzere Edgar Allan Poe, dünya edebiyatında modern polisiye romanın kurucusu olarak kabul görmektedir. Bu unvana polisiye roman türünün ilk örneğini vermesi ve estetik kriterleri göz ardı etmeden yazması sayesinde sahip olmuştur. Onun başlattığı bu akım Emile Gaboriau, Arthur Conan Doyle, Maurice Leblanc ya da Agatha Chistie gibi isimlerle güçlenerek devam etmiştir. Poe’nun Dupin’i, Doyle’nun Sherlock Holmes’ü ve Agatha’nın Poirot’u bize polisiyeyi kabaca şöyle tanımlamıştır;  “ Genellikle bir cinayet, zaman zaman da hırsızlık, adam kaçırma ya da mafyayla mücadele gibi konular üzerine kurgulanan bu roman türü cinayet(suç), cinayeti işleyen(katil) ve cinayeti çözmeye çalışan dedektif (polis)’ olmak üzere üç bölümden oluşur.” Başından sonuna kadar merak duygusunu zirvede tuttuğu için de okuyucular tarafından çok sevilmiş ve her dönemde rağbet görmüştür.

            Dünya edebiyatını bu denli etkileyen türün edebiyatımızla tanışması ise diğer türlere nazaran daha kısa sürede olmuştur. İlk roman örnekleri verilmeye başlandığı andan itibaren polisiye romanlar da yazılmaya başlanmıştır. Polisiye romana ilgi, ilkin çeviri romanlar aracılığıyla karşılanmaya çalışılmıştır. Bu sebeple polisiye roman ile ilk tanışma 1881 yılında Ahmet Münif tarafından çevrilen Paris Faciaları adlı kitapla olmuştur. Aralarında Ahmet Mithat, Hüseyin Rahmi, Ahmet Rasim gibi önemli yazarların da bulunduğu bu çevirmen grup 1900’lü yıllara kadar yüzlerce polisiye çevirisi yapmıştır.

            Edebiyatımızın ilk yerli polisiye romanı ise bu çevirmen grubunun önemli isimlerinden biri olan Ahmet Mithat’ın kaleminden çıkmıştır. 1883 yılında Tercümân-ı Hakikat’te tefrika olan ve 1884 yılında yayımlanan Esrâr-ı Cinayât, ilk polisiye romanımızdır. Fazlı Necip, Peyami Safa, Kemal Tahir, Arif Yesari gibi isimlerle güçlenen bu girişim sonucu 1950 sonrasında popüler polisiye romanlar artık bugün bile erişilmesi güç satış rakamlarına ulaşmışlardır. Bugüne bakıldığında ise bu türün başını Ahmet Ümit, Osman Aysu, Celil Oker, Pınar Kür, Emrah Serbes gibi isimler çekmektedir.

Dünya Edebiyat Tarihini Değiştirdi

            Evet, tam da böyle demişti Poe’nun biyografi yazarı Jeffrey Meyers bu çıkışın önemini vurgularken; "Poe, dünya edebiyat tarihini değiştirdi”. Peki, hem fikir miydik? İşte ben de bunu merak ettim ve bu yazıyı oluşturmadan önce yaptığım ön hazırlığın yanı sıra küçük çaplı bir nabız yoklamasında da bulundum. Etrafımdaki insanlara yöneldim. Eşe dosta, yanımda yöremde kimi yakaladıysam ona belli başlı sorular sordum.

            “Ne tür romanlar okumayı seversin?” sorusuna verilen cevaplarda polisiye roman sıralamanın sonlarına atıldı, biraz zorlayınca esasında gerçekten okumaktan zevk alındığı itiraf edildi. “Polisiye deyince aklına gelen yazar ya da yazarlar kimdir?” sorusuna tahmin edileceği üzerine genelde Agatha Chistie cevabı verildi. Bazı cevaplara Arthur Conan Doyle de eklendi. “ Ya bizim edebiyatımızdan örnek vermek gerekirse?” diye soru genişletildiği zaman Ahmet Ümit şüphesiz zirvenin sahibi oldu ve son dönem dizi\film furyasının katkısı sayesinde Emrah Serbes de cevapların sonuna eklendi. Benim için sıra en kritik soruya gelmişti; “Peki, sence polisiye roman edebi bir eser midir? Estetik kaygı taşır mı? Yoksa popüleritenin bir ürünü müdür?”. Bu soru karşısında gösterilen tepkiler ise aslında şimdiye kadar okurun duruma pek bu açıdan bakmadığını ortaya koyuyordu. Kararsızlıklar ve sonunda gelgit yaşayan cevaplar bana tahmin ettiğim tabloyu sunmuştu; bilmiyorduk. Ne kendisini ne de dünden bugüne gelişini.

            Polisiye romanlar, ilk örneklerinin verildiği günden bugüne kadar okurun ilgisini çekme konusunda artan bir grafik izlemesine rağmen edebi tür olarak kendini kabul ettirmede neredeyse 170 yıllık tarihi geçmişine rağmen hâlâ güçlük çekmekte, üvey evlat muamelesine maruz kalmaktadır. Kimileri için “hoşça vakit geçirme, oyalanma aracı” olarak görülürken kimileri için ise insanı günlük sıkıntılardan uzaklaştıran bir “kaçış” yolu olarak değerlendirilir ve bu yüzden “edebiyat dışı” sayılır. Bu olumsuz eleştirilerin karşısında iyi bir polisiyenin iyi bir edebiyat örneği olduğunu ya da anlatımı içinde başvurduğu psikolojik, sosyolojik ve ekonomik çözümlemeler sayesinde sıradanlıktan kurtulduğunu savunanlar da bulunmaktadır.

            Esrâr-ı Cinayât’ dan bugüne gelinceye kadar polisiye roman hem kurgu hem konu hem de estetik kaygı konusunda kendini geliştirmiştir. Muhteşem bir kurgu içermesine rağmen estetik kaygı taşımayan Peyami Safa’nın kaleme aldığı Cingöz Recai’den, fantastik bir polisiye olarak kurgulanmış ve klişenin dışına çıkmış ama estetik kaygıdan da ödün vermemiş Murathan Mungan’ın imzasını taşıyan Şairin Romanı gibi bir örneğe gelinmiştir.  Mesela; Ahmet Ümit de İstanbul Hatırası romanında iyi bir polisiye kurguya sahip anlatımının içerisine biri gerçek ve güncel, diğeri tarihsel olan iç içe girmiş iki farklı kurguyu ustalıkla serpiştirmiştir. İşte bu tip örnekler son dönem Türk romanında polisiye roman türünün geçirdiği değişimi göstermesi bakımından önemlidir.

            Bir polisiye roman severi olarak bu gibi gelişmelerin polisiye roman tarihi açısından es geçilmemesi gerektiğini düşünmekteyim. Ben de birçok yazarımız gibi bugüne kadar yapılan olumsuz eleştirilerin kaynağında ‘bir polisiyenin güçlü bir entelektüel faaliyet içinde yazılabileceğinin kabul edilmemesi’ nin etkili olduğunu savunmaktayım. Bu durum okur kitlesinin niteliği ile de ilişkilidir. Mevcut okur kitlesinin büyük bir kısmı ne yazık ki romanları ‘yaşama dair kurtarıcı formüller’ veren nesneler olarak görmektedir. Hâlbuki roman formül vermez, yaşama dair sorular sorar, yaşamın sorgulanmasını sağlar. Bu acıdan bakıldığı zaman günümüz polisiye roman örnekleri toplumsal, psikolojik, ekonomik sorunlara eğilerek toplumsal romanın yerini almaya başlamıştır bile.

Ezcümle…

            Evet, sevgili okur, ben isterim ki bu yazı sayesinde kitaplığına bir daha bak, bugüne kadar okuduğun polisiye romanları gözden geçir, yukarıda sorulan soruları bir de sen cevapla. Tatmin olmadın mı? Hala polisiye üvey evlat mı diyorsan? O zaman bir Erol Üyepazarcı, bir Seval Şahin yazısı oku. Yok, bir tane de örnek eser isterim diyorsan Ahmet Ümit’in “ Polisiye iyi edebiyat değildir diyenlere açıkça tavır alıp saldırmıştım o kitapla.” dediği Sis ve Gece ‘yi edin en kısa sürede. Sonra al eline bir bardak çay bir daha gözden geçir benim naçizane satırlarımı. Hatta eksik bul, yanlışı söyle, suyu bulandır. Ama yeter ki oku.


Yalnızlar Mektebi \ Sayı:5 \ Kasım-Aralık 2013

11 Aralık 2013 Çarşamba

İçimde Ölen Biri Var


"Hadi bir şeyler söyle, çocuk gözlerim dolsun. İçinden "Git!" diyorsun. Duyuyorum gülüm. Gideceğim, son olsun. "

                                                                                                                                                                                     Ahmet KAYA


*          *          *
            Bir şey vardı şuramda. Acırdı arada. Yutkunurken hissederdim. Nefes bile aldırmazdı bazen. Yokladım, yok yerinde bu gece. Düşüyor sanki çok derinlere. Yere çarpma sesi gelsin diye bekliyorum ama gelmiyor. Bir uğultu alıyor onun yerini. Giderek uzaklaşan bir uğultu... Fısıltıya dönüşüyor. Sonra da sonsuz bir sessizlik... İnsana aslında bir şey duyduğunu sandıran o sessizlik. Kulak kesiliyorum tek bir nefes bile olsa duymak için, ama çıt çıkmıyor. İşte o çıkmayan çıt gibi artık benliğin.
           
            Her gece yanı başımda olan yüreğin de ayak sürüyerek uzaklaşıyor şimdi yüreğimden. Bu kez durması için bacaklarına tutunmuyorum sıkı sıkı. Sadece izliyorum. Kendine has ritmiyle, sallanarak uzaklaşan o adamı…
           
            Biraz uzaktan bir çakmak sesi geliyor. Sonra sigaranın ucu tutuşuyor çakmağın alevinde, duyuyorum. Birkaç nefes, ardından havaya bırakılan bir duman kümesi... Dağılırken fark ediyorum bir yumruk gibi çıkıyor iki dudağının arasından o duman kümesi. İlkokuldayken öğretmenimiz, kalplerimizin kendi yumruklarımızın büyüklüğü kadar olduğunu söylemişti. Bakıyorum, evet, yumruğum kadar. Sonra bir kez daha, bir kez daha… Derken son nefes ve bir yumruk daha... Sanki o son nefesle tamamen yüreğimi atıyorsun ruhundan dışarıya.
           
            Yol dümdüz. Hava açık. Yarında mı kar yağacak? Bak son dördün de yok bu kez. Oysa ne zaman geceleri o yolda gökyüzüne baksak son dördünü görürdük hep.
           
            Sen ilerliyorsun. Ağır aksak bir şey mi var arkanda, anlamadım. Ama var ile yok arasında bir görüntü takip ediyor sanki seni. Dönüp arada bir ona bakıyorsun, tedirginsin, kaçar gibi hızlandı adımların. Anılarımız mı o kurtulmaya çalıştığın? Bir ara itiyorsun, senden uzak olsun istiyorsun, birkaç adım gerinde kalıyor ama sonra yine kapatıyor arayı. Sen kurtulmaya çalıştıkça o paçana yapışıyor.
           
            Yanakların nemlenmiş. Ağlıyor olamazsın değil mi? O akan yaşların sebebi hikmeti tırnaklarını morartan soğuk mu yoksa son kez yüzünde hissettiğin soluğum mu?
           
            Yolun sonuna yaklaştın. Buradan bir dönüş olmalı. Duraksadın bir an. Nereye dönsem diye düşünüyorsun kanımca. Sakalını sıvazlayan ellerin bunun göstergesi. Anılarımız hala paçandan çekiştirmekte. Arada bir uzağa savuruyorsun ama diyorum ya hemen koşup arayı kapatıyor. Dönüp bakmamak için verdiğin savaşa şahidim uzaktan. Gülümsüyorum. “Ah şaşkınım!” diyorum. Bense saklamıyorum gözyaşlarımı. Gidişinle solan gamzelerimi yeşertmesini temenni ederek döküyorum yanaklarımdan tek tek.
           
            Hala bir karar veremedin. Ne bir adım ileri atıyorsun ne de bir adım geri. Beni mi bekliyorsun yoksa? Ama yok, bu kez ayaklarım yere çivilenmiş gibi. Yüreğim sana koşsa, koşmak istese ayaklarımın direnişine kim bakar, bilirim, ama bu kez yüreğim de kararsız sanki. Senin için çarpıyor fakat ilk kez aynı şiddetle de senden, kollarından, nefesinden, gözlerinden kaçmaya çalışıyor.
           
            Bak biri belirdi uzaktan. Tanıyor muyum? Evet. Sana mı bakıyor? Yoksa sen mi seslendin yüzünü sana dönsün diye? İstiyor musun onu? Ya da bir başkasını isteyebilmek için mi çırpınıyor kalbin? Bak yaklaşıyor. O da görüyor beni, tanıyor görür görmez. Biraz tedirgin sanki… Yok, yok benden değil. Gözlerindeki ‘ben’i görmüş olmalı. Oysa bir de yüreğindekini görse ardına bakmadan uzaklaşır ya, neyse.
           
            Artık ellerin rahat bıraktı sakalını. Sanırım verdin kararını. Ne yöne? Işık nereden göründü sana?
           
            Gidiyor musun? Peki, git.

            Sakın! Arkana dönecek gibisin. Dönme. Hareket vakti yüreğimden...

            Yolun açık olmasın bensizken. Bencilce evet, iyi niyetim de yok.

            Hakkım mı? Beni emanet ettiğin Allah’a kalsın. Şu ömrü hayatında bir kez daha yüzümü göreceğin o güne kalsın.


            Ve şimdi sen bende dinlediğim bir Ahmet Kaya şarkısı kadarsın; " İçimde ölen biri var. "

14 Kasım 2013 Perşembe

İdrak



Âdemoğlu ya da Havvakızı incindiği zaman ne yapıyordu?
a)     İncindiği kadar incitiyor.
b)    Bir seneliğine Rusya’ya gidip, özel bir hocadan ders alıp, dönüp intikam alıyor.
c)     Vur patlasın, çal oynasın günlere hızlı bir geçiş yapıp durumu inkâr ediyor.
d)     Her gün belli dozda katharsise başvurup forma giriyor.
e)     İdrak ediyor.
                                              
                                               *        *        *

         Bir gün bir adam bir kadına ‘Seni seviyorum.’ dedi. Gülümsedi kadın. Bir parıltı geçti göz bebeklerinden ve ‘Ben de seni seviyorum.’ dedi. Sarıldılar. Adam bir hediye paketi çıkardı cebinden. Kadın heyecanla adama baktı, dudaklarını ısırdı. Adam uzattı paketi. Kadın açtı ve ‘Muhteşem!’ diye haykırdı,‘Muhteşem bir kolye sevgilim.’.  Adam aldı kolyeyi eline, kadın sırtını döndü adama ve adam tüm kibarlığı ile taktı kolyeyi kadının o narin boynuna, küçük bir buse bıraktı omzuna. Kadın yeniden adama döndü yüzünü. Göz göze geldiler. Sonra da dudak dudağa…
         Kadın o ana kadar dünyanın en huzurlu, en mutlu, en sağlıklı ve en temiz insaydı oysa.
        
         Bir sabah...
         Gözlerini açtı kadın ve hemen telefonunun ekranına baktı. Ne bir cevapsız arama vardı ne de bir mesaj. Acaba uyanmadı mı? Acaba arayacak mı? Acaba bugün görür müyüm? Acaba…

         Bir öğle vakti...
         Adamın suratı asık, kadının canı sıkkın… Bir kelime dahi konuşmak gelmiyor içinden. ‘Neden?’ diye sormuyor kimse. Çünkü herkes oldukça haklı kendince. Hava çok güzel oysa. Şimdi temiz havada bir çay içmek vardı dışarıda. Ama yok, asla biri alttan almaz diğerini. Çünkü en çok o suçlu kendince.

         Bir gece yarısı...
         Sokak boş, hava soğuk... Kadının elleri buz kesmiş ki zaten normalde de pek ısınmaz. Adamın gözlerinden alevler çıkıyor âdete. Sigara üzerine sigara yakıyor o hırsla. Kadın bağırıyor sürekli. Adam umursamıyor sanki. Sıktığı dişlerinin arasından birkaç kelime dökülüyor arada bir, o kadar. Bazen kalkmaya niyetleniyor adam bazen ise gitmek isteyen kadının kolunu çekiştiriyor sıkıca. Kadın ağlamaya başlıyor. Sonra birden susuyor. Sonra gülüyor. Kendine kızıyor kadın. Neden gidemiyor? Neden git diyemiyor? Kadın eve giriyor sonra. Hep üşümüş, bazen ıslanmış çoğu zaman ağlak bu girişler. Uyku yok, kesik kesik öksürükler ve bu gecelerin sabahında tekrar ve tekrar verilen sözler.

         Yıllar sonra bir gün…
         Kadının bir elinde o kolye diğer elinde de bir mektup. Uzun uzun bakıyor uzun bir yolun sonundan. Gözlerinin feri sönmüş, saçları dağınık, gamzeleri küsmüş. Kolilere toparlamış yıllarını. Ayırmış ‘kırılacaklar’, ‘geri verilecekler’ ve ‘atılacaklar’ diye eşyalarını. Yüklemiş yüklerini omuzlarına, artık kapıyı çekme vakti. Geri dönüp son bir kez bakıyor evine. Kalan her şey toz içinde. Kimi yırtılmış kimi kırılmış kimi ise kirlenmiş. Pislik eline bulaşmış kadının. Eline, tenine ve sevgisine. Hızla çekiyor kapıyı, daha kirli bir yürekle.

         Oysa şimdi git diyen adam ne demişti ona yıllar önce; ‘Gitme, sonbahar oluyorum. Sonrası hiç.’.

                                               *        *        *

         Kadın incinmiş, adam kızgın, insanlar kötü.
         Gitmek istemeyen bir kadın, kal diyemem bir adam ve haddini bilmeyen insanlar.
         Şimdi kadın çok uzakta, adam sessiz, insanlar susmuş.
         Sadece adam hatırlıyor, sadece kadın üzülüyor ve insanlar unutmuş.
         Oysa bir gün kadın iyileşir, bir gün insanlar yanılır ve o gün adam idrak eder.
         Adam idrak eder.

6 Ekim 2013 Pazar

Kendi Önünüzden Çekilin


        Yağmurlu bir Ankara gününde, eğer evdeyseniz yapılacak en güzel şey; polar battaniyenize sarılıp, elinize de bir bardak -ince belli olmak şartıyla- sıcak çay alıp, Rimsky Korsakov’dan Şehrazat’ı dinlemektir.
         En azından ben bugün böyle yapma kararı almıştım. Ama ilk bardağı bitirmeden kuvvetli bir yazma arzusu hissettim parmak uçlarımda. Usulca çekilip camın önünden hemen yanı başımda duran çalışma masama oturdum. Klavyenin üzerinde gezdirdiğim parmaklarımın ardından odada gezdirmeye başladım gözlerimi. Geçerken duvarda asılı olan Türkan Sultan’a bir selam çaktım. Okuma köşemdeki kitapların dağıldığını fark ettim, bir ara elden geçirsem hiç fena olmayacaktı. Gardırop kapağının ucundan sarkan gömlek, kardeşimin yine denediği şeyleri yerine asmadan kaçtığını ele verdi haince. Birden aklıma boşalmak üzere olan buzdolabımız geldi, yağmur yavaşlayınca bir markete gitmeliydim. “Aman yok…” dedim sonra. “…yağmurun lüzumsuz romantizmi işte. Bu aralar yazacak hiçbir şeyim yok!”.
         Durum beni ziyadesiyle asabileştirmiş olacak ki bir hışımla kalktım masadan. Ama bir türlü ilerleyemiyorum. Polar battaniyem sandalyem ile sıkı bir münasebete girmiş olmalı. Çekiyorum gelmiyor. Amansız bir çekişme başladı aramızda. Tam olan gücümle çekip galibiyeti göğüslemeye hazırlanıyordum ki ayağım kaydı ve sertçe sandalyeye oturmuş buldum kendimi. Sinirle arkaya attım yüzüme düşen saçlarımı ve o an gözüm masanın iç kısmına yapıştırdığım nota takıldı; “Kendi Önünüzden Çekilin”. Sinirle karışık bir gülme aldı beni. Bir türlü kalkamamamın sebebi hikmeti belli olmuştu. Derin bir nefes aldım, gittim bir bardak daha çay koydum ve yeniden açtım bilgisayarı.


         ‘Kendi Önünüzden Çekilin’ benim meşhur ‘Altı Çizilen Satırlar’ listemin baş sıralarında yer alıyor bu ara. Bir televizyon programını izlerken çalınmıştı kulağıma. Çok da hoşuma gitmişti. Sahip olduğum halet-i ruh-iyemden olsa gerek o sıralar ihtiyaca binaen bir tat vermişti. Ve bana ilk çağrıştırdığı şey İsra Suresi’nin şu ayeti olmuştu; “Biz, her insanın kaderini kendi çabasına bağlı kıldık.”.
         Kaderimle fazlaca kavga ettiğim o dönemde bir tokat gibi inmişti bu ayet yüzüme. Onca zamandır belki de ilk defa bu kadar iyi anlamıştım söylemek istediğini. Onlarca kişisel gelişim kitabının hep bir ağızdan sayfalarca bağırdığı şeyi tek bir ayet ne kadar da güzel özetlemiş diye düşünüyorum her zikrettiğimde. İşte bu ayetin hemen altına not etmiştim programdan duyduğum o sözü. Benim için iyi bir ikili olmuşlardı. Ara ara okumak, hatırlamak ve düşünmek için masamın en göze çarpan yerine yerleştirmiştim her ikisini de.
         Peki, gerçekten öyle miydi? Biz kendi önümüzde mi duruyorduk sürekli? O kadar bahane, çıkmaz yol, seçenek olmaması... Bunlar hep bizim kendi çabamızla mı alakalıydı?
         Maalesef evet. En azından kendi hayatımın film şeridini şöyle bir geriye sardığımda durumun bu olduğunu görüyorum. Tabii başlarda bir inkâr süreci yaşanıyor. Suçlu, sebep olan, alternatifsizlik… Bahaneler oldukça fazla oluyor. Ama durup bir nefes aldığın zaman esasen işin matematiğinin o kadar da karmaşık olmadığını görüyorsun. Bahane dediğin şey, merkezden kendini ve aslında sana ait olan sorumluluğu çektiğin zaman ortaya çıkıyor. Başka bir yolun olmaması da esasında diğer yolu seçmek istememenden kaynaklanıyor. Ve sen de bunları öğrenmek için canını yakan tecrübelere maruz kalmak zorunda kalıyorsun. Zaferlerin; başarı, hezeyanların; kader değilmiş bu hayatta, anlıyorsun. Sonra da usul usul kendi önünden çekiliyorsun. Ondandır benim kendi evimden kilometrelerce uzaklara kaçmam, yeni insanlar tanımam, daha çok okumam, daha çok düşünmem, daha çok dinlemem, daha çok yazmam.
         “İnişsiz çıkış olmaz kara kuzum.” derdi babaannem. Haklıymış. Ben de şimdi sizlere diyorum ki “Dostlar, inişlerden çıkışlara geçmek kendi önünüzden çekilmeden olmaz!”. Tecrübe ile sabitledim, olmuyormuş.
         Neyse benim ince bellinin dibi göründü. Yağmur ise bir süre daha buraları ıslatmakta kararlı gibi. Ben bir çay daha almaya gidiyorum. Siz de bir daha ki buluşmamıza kadar fona ‘Şehrazat’ ı yerleştirip ara ara hayatınızın film şeridini geriye sarın, fırsat buldukça da kendi önünüzden çekilin derim.

21 Eylül 2013 Cumartesi

Bir Ankara Yazısı




    Bilmem hatırlar mısınız Kemal Sunal’ın son filmi olan Propaganda’da bir kara tren sahnesi vardı. Bir vagonda yan yana dizilmiş üç köylü hep bir ağızdan şöyle diyorlardı; ‘Ankara Ankara güzel Ankara \ Seni görmek ister her bahtı kara.’
            Nedendir bilinmez Ankara denince benim zihnimin kamerası hep bu sahneye çevrilir. Önce Kemal Sunal belirir o üç köylü adamla sonra da Behzat baş komiser ile tespihi girer kadraja bir anda. Ardından fonda yükselen şarkı tabii ki de Pilli Bebek’ten ‘…  Solmuş insanların yüzünde gülümseme beklerken tren yolları boyu düşündüm.’’
            Evet, hücrelerime kadar işleyen mesleki alışkanlığım sayesinde yazının dikkat çekme kısmını başarıyla atlattığıma göre artık sizi güdüleyebilirim. Bu bir Ankara yazısıdır dostlar. Bu gidilecek istikamet belli iken beklenmedik bir anda dönülen sapağın yazısıdır. Bu yazısında yazar size kendi başkentinin kapılarını hafifçe aralayacaktır. Ve bu yazının sonunda her okur gökten kendi payına düşen elmayı usulca cebine atacaktır.
            Çok değil bundan yaklaşık bir sene önce benim de en ince ayrıntısına kadar planlanmış bir zorunlu istikametim vardı kendimce. Mezun olacaktım, kep atacaktım, sınavdan alnımın akıyla çıkıp tüm idealistliğim ile ders başı yapacaktım, sonra huzur ile başımı omzuna yaslayıp yarım kalan kitaplarımı okuyacak, ilk O’nun okuyacağı yazılar yazacaktım. Ama işte ben bu istikametin son dönemecinde direksiyonu beklenmedik bir şekilde Ankara’ya kırdım. Kim bilir belki de kırmak zorunda kaldım.
            Şimdi bir sınıf dolusu öğrenciye değil bir kitaplık dolusu test kitabına ‘günaydın’ diyorum her sabah. Günün ilk ışıklarıyla fırlıyorum yataktan, çıkıyorum evden. Uzun uzun yürüyorum sabahın o tatlı meltemi yüzümü yalarken. Tanımadığım sokaklardan, bilmediğim evlerin önünden, ilk kez şahit olduğum hayatların kıyısından geçiyorum. Yeni bir ev sahibim, hiç tanımadığım komşularım ve bahçemden ayrılmayan yüzsüz sokak kedilerim var artık. Bir de umudum var. Birazcık hırsım, bir tutam da kırgınlığım…
            Bir süredir odama pek uğramayan ilham perime inat başucu kitaplarım da var onlarca. O’nun omzunda değil belki ama iki büklüm yatağımın bir köşesinde okuduğum onlarca kitap. Yeni kitapçılarım, güler yüzlü bir bakkal amcam ve bir de ara ara yolunu tuttuğum bir sahaf\kafem.
            Evet, bu ara bir sahaf\kafeye alıştırdım ayaklarımı. Kızılay’ın merkezinde bir apartmanın ara katında, küçük, duvarları boydan boya raflarla dolu, insanı kendine bağlayan bir yer. Kendisini kitapçı arşınlarken kapısında asılı olan ‘ikinci el kitap alınır\satılır’ yazısı sayesinde keşfettim, çok sevdim, müdavini oldum çıktım. Ben de bu gibi keşiflerim yüzünden her gittiği şehirde önce kitapçıların adreslerini öğrenen biri oldum çıktım ya zaten. Görseniz çok severseniz, saatlerce oturmak istersiniz, kitaplara göz atarken zamanın nasıl geçtiğini fark bile edemezsiniz, belki de benim gibi cadde manzaralı masalarından birine oturur bir de demli bir çay söyler yazar yazar silersiniz.
            İşte kapının aralığından gördüğü kadarıyla benim başkentim bu ara dönüşüm içerisinde. Sükûnet içinde geçirdiği nefeslenme sürecini telafi etmeye hazırlanıyor. Başaracak gibi görünüyor. Ben ümit varım. Görmek, şahit olmak, yoldaş olmak, e biraz da destek olmak isterseniz sık sık yazılarımı ziyaret edin derim. Ziyaretlerinizi hayata geçirmek isterseniz de her yere bir otobüse atlayıp gelme mesafesindeyim dostlar, beklerim. 

2 Eylül 2013 Pazartesi

İhtiyaca Binaen

         Ben küçükken sıra sıra menekşelerimiz vardı balkonda, pencere kenarlarında. Onları aşk merdivenleri takip ederdi evin en uç köşelerinde. Boyumuzca uzanan aşk merdivenleri… Her gün aynı sakinlikle sulardı annem onları. Sanki inancının gereği bir ibadeti yerine getirmiş gibi huzurlu bir tebessüm yerleşirdi yüzüne. Tek tek yapraklarını okşar, hallerini hatırlarını sorar, günlük dedikoduları anlatırdı sessizce. Ben ilk onda gördüm başka bir familyayla kurulan o enteresan bağı. Anlardı onu çiçekleri. Hiçbirinin diğerinden farkı olmamasına rağmen hepsinin ayrı birer adı vardı. Sanki bilirlerdi kendi adlarını.
         Yıllar sonra bu bağı ben de kurmaya çalıştım. Bir fesleğen edindim kendime. Aslında bir fesleğen hediye edildi bana. 'Züleyha' koyduk adını. İlk toprağını değiştirdik, can suyunu verdik sonra. Küçücük dairemin bana göre en güzel olan köşesine yerleştirdim onu. Konuştum, su verdim, dertleştim, dökülen yapraklarını temizledim. Ama olmadı. Her seferinde büktü boynunu, soldurdum Züleyha’yı. Vazgeçtim sonra.       
        Günlerden bir gün tüm domestikliğimle evimi temizliyorum yine köşe bucak. Ne çekmece kalmış açılmayan ne de bir santim yer kalmış silinmeyen. Gelmiş sıra rafların tozunu almaya. Ben kitaplığa bakıyorum uzun uzun kitaplık da bana. İndiriyorum tek tek kitapları. Sonra siliyorum rafları birer birer. Derken sıra geliyor yeniden yerleştirmeye indirilen kitapları. Dedim ya domestikliğim üzerimde diye, başlıyorum bu kez her bir kitabı köşe bucak elden geçirmeye. Sonra bir not geçiyor elime, sayfanın köşesine atılmış bir tarih ya da altı çizilmiş satırlar. Konuşmaya başlıyor benimle. Bırakıyorum bezi falan. Bağdaş kuruyorum yere. O ana gidiyorum. Neden çizilmiş o satır o anımsanıyor hemen. Ya da ‘Ne özelliği vardı bugünün yahu?’ diye hafıza zorlanıyor. Sonra huzur dolu bir tebessüm. Derken hemen karşımda duran aynadaki aksim ile göz göze geliyorum. Bu tebessüm? Evet, annemin tebessümü bu! Yıllar önce menekşelerini sularken kıvrıldığı gibi kıvrılıyor benim de dudaklarım. Aynı huzurlu bakış. Aynı muzip gülümseme.
         Züleyha ile geçirilen birkaç başarısız girişimden sonra kitaplarla mutluluğu yakalıyorum. Enteresan bir bağ oluşuyor zamanla aramızda. Kimi günü geliyor ders veriyor bana, kimi en sıkıcı zamanlarımda fantastik bir serüvene davet ediyor beni, kimi hiç tanımadığım birini tanıtıyor en duru haliyle, kimi gözyaşlarımı da katık ediyor okuduğum satırlara. Ve hepsinde aynı hüzünle çevriliyor son sayfa. Kapatılıyor kapak. Yine o huzur dolu tebessüm dudaklarda.

         İnsan zamanla öğreniyor hayatına dahil ettiği her parçanın aslında bir dili olduğunu, ara ara onlarla konuştuğunu, fark etmeden duygusal bir bağ kurduğunu. Ben de aslında onları seçmediğimi onların beni durdukları raflardan usul usul kendilerine çektiklerini zamanla öğrendim. İşte böyle bir çekimin sonucu olarak son sohbet arkadaşım ‘Düğümlere Üfleyen Kadınlar’ oldu. Hani az önce bahsettim ya her parçanın kendine ait bir dili, duygusu var diye işte ben bu gerçeği bir kez daha yaşadım bu kitap ile. Kitap piyasaya çıkalı çok uzun zaman oldu. Tabii ben de çıktığı gibi alanlardan biri oldum. Ama aylarca beklettim kitaplığımda. Okul kitaplarımı sıkıştırdım araya, staj dosyalarımı, birkaç akademik kitabı, sonra bir de bir inceleme okuyayım derken zaman oldu bu zaman. Şöyle her işi halledip ayaklarımı uzattığım zaman sanki göz kırptı bana kitaplığımın rafından. Aldım elime başladım okumaya. İlk birkaç sayfayı devirdikten sonra anladım, farkında olmadan ama büyük bir iştahla neden bir kenara sakladığımı. Meğer benim bu günlerimin ilacı buradaymış. İçimdeki kadınları buldum o satırlarda tabii bir de içine düştüğüm labirentin çıkış yolunu.
         Adetimdir bir kitabı bitirdikten sonra rastgele bir sayfa açar ve gözüme çarpan ilk satırı okurum. Benim için o göze çarpan satır kitaptan payıma düşen cümledir. Bu kitapta da adeti bozmadım. Rastgele bir sayfa açtım ihtiyaca binaen ve bana şu satırları hediye etti Düğümlere Üfleyen Kadınlar; ‘Sana söyledim. Yazı yazanlar yalnız kalır. Dikkat et. Denizin ortasında bir başına kalırsın.’.